Atatürk ve Cumhuriyetçilik

“Türk gençleri, dışarıdan sokulacak ideolojilerden her zaman şüphelenmelidirler.”[1]
                      Mustafa Kemal  ATATÜRK
                                Millet Mecmuası, yıl.2, cilt.4, sayı:91, s.8

 

    Bildiğiniz gibi, geçen sayımızda bölümümüzün ilk yazısını, oluşumumuzun adını taşıdığı Vatan ve Hürriyet Cemiyeti konusunda hazırladık. Vatanbir Atatürk Araştırma Masası’nın kurulmasından dolayı artık yazıları birlikte hazırlayacağız. Önümüzdeki 6 sayıda ise Atatürk İlke ve İnkılâplarını işleyeceğiz. Ancak, şimdiden belirtmek isteriz ki; Atatürk’ü sadece 6 ilkeden ibaret sayan bir anlayışımız yoktur ve ilkeleri de bir bütün olarak değerlendiririz. Bundan dolayı, yazılarımızda zaman zaman diğer ilkelere geçişler yaşanacaktır, konu bütünlüğünü bozmamaya özen göstereceğiz.

    Cumhuriyetin ilan edilmesi hiç de kolay olmadı… 2. Meclis 1. Meclis’e göre Atatürk’e daha yakın olsa da yönetim şekli söz konusu olduğunda bir türlü ortak yargıya varamıyorlardı. Atatürk bu durumu Nutuk’ta şöyle anlatır: “Mecliste bizim görüş ve faaliyetlerimize ortaklık aramaya lüzum görmeksizin müstakilen ve gizli çalışan bir grup belirdi.”  Mecliste 1920’de başlayan bu iç çatışmalar 1923’te Fethi Okyar’ın başbakan olduğu dönemde patlak verir. Meclis Fethi Okyar Kabinesi’ne cephe alır, meclisteki bu karışıklığın asıl nedeni meclisin yapısından ve anayasadaki şekil yetersizliğindendir. Meclisteki karışıklıklar üzerine Fethi Okyar görevinden istifa eder. Aday olarak Sabit Bey ve Rauf Bey seçilir. Atatürk bu iki isme de karşıdır. Mecliste kutuplaşmalar giderek artmaktadır.

    Kurtuluş Savaşı’nda hepsi canla başla savaşmışlardı ve mecliste bir köşede unutulmak istemiyorlardı. Hepsinin ön sıralarda, göz önünde bulunmak istemesi o dönemin şartlarına göre doğal sayılabilir ancak Atatürk’ün arkadaşlarından bir grubun İstanbul’da toplanmasıyla başlayan bazı olaylar hiç de doğal sayılamaz. Gazi Mustafa Kemal bu durumdan, meclistekilerden daha çok şüphe ediyordu. Kazım Karabekir milletvekilliğinden istifa ederek İstanbul’a giderek İstanbul Ordu Müfettişliği’ne, Ali Fuat Paşa da Konya Ordu Müfettişliği’ne atanmıştı. Refet Paşa İstanbul’da Halife Abdülmecit’le samimi yazışmalarıyla dikkat çekiyordu. Adnan ve Halide Edip Adıvar, Rauf Bey’de İstanbul’daydılar ve bu isimlerin resimleri, toplantı, temas ve beyanları basında önemle yer alıyordu.

    “Ankara’da buhran baş gösterince Rauf Bey’in, fırka grubunda derhal meclis ikinci reisliğine aday seçilmesi Çankaya’da dikkati çekti. Ali Fuat Paşa da bir kabine listesinde başvekil olarak yer aldı. Fakat cumhuriyetin ilanının el altından düzenlendiği o sırada zaten netice vermeyecek bu listelerin Çankaya hoşgörülüğü ile tertiplenmiş olması mümkündür.” [2] Cumhuriyetin hazırlıkları böyle bir karışıklık içinde yapıldı. Atatürk İstanbul’da ki arkadaşlarını asla affetmedi ve aralarındaki bağlar bu olayla koptu. 27 Ekim’de kabine istifa etti ama yerine yeni bir kabine bir türlü seçilemiyordu. Birçok kişi Atatürk’ün çağrılmasını ve onun fikirlerinden yararlanılmasını istediğini belirti. Gazi grupta beyanlarda bulundu ancak o işin ve zamanın daha da olgunlaşmasını bekliyordu. 28 Ekim akşamı güvendiği kişileri yemeğe çağıran Atatürk şunları söyledi:  "Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz" dedim. Orada bulunan arkadaşlar, derhal düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. O dakikadan itibaren, nasıl hareket edileceği konusunda kısa bir program yaparak arkadaşları görevlendirdim. Yaptığım programın ve verdiğim talimatın uygulanışını göreceksiniz! Efendiler, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilânına karar vermek için Ankara'da bulunan bütün arkadaşlarımı davet ederek onlarla görüşüp tartışmaya asla lüzum ve ihtiyaç görmedim. Çünkü onların da aslında ve tabiî olarak benim gibi düşündüklerinden şüphe etmiyordum. Hâlbuki o sırada Ankara'da bulunmayan bazı kişiler, yetkileri olmadığı halde, kendilerine haber verilmeden, düşünce ve rızaları alınmadan Cumhuriyetin ilân edilmiş olmasını bize gücenme ve bizden ayrılma sebebi saydılar.”

    29 Ekim’de Atatürk’ün teklifinin okunmasıyla cumhuriyetin kurulması teklif edilmiş olur. Meclisin önemli bir kısmı cumhuriyeti savunur. Yunus Nadi’nin –Cumhuriyet gazetesinin kurucusu- konuşmaları günün en ilgi çekici konuşmalarındandır. Meclisin sarıklı fakat atılgan, hareketli mebuslarından Antalya mebusu Rasih Hoca (Kaplan) söz aldığında şöyle der: “Din bakımından da en muvaffak hükümet şekli cumhuriyettir. Ve haykırır:

         —YAŞASIN CUMHURİYET! Bunun üzerine herkes ayağa kalkar ve bağırmaya başlar:

         —YAŞASIN CUMHURİYET!

Tüm karasızlıkların, çelişkilerin yerini yeni bir heyecan kaplamıştır. Bu coşku içinde Osmanlı Devletinde de nazırlık ve ayan azalığı yapmış olan Abdurrahman Şeref Bey kürsüde şunları söyler:

—Hâkimiyeti milliye kayıtsız şartsız milletindir. Kime sorarsanız sonuç, bu, cumhuriyet demektir. Doğan çocuğun adıdır. Ama bu ad bazılarına hoş gelmemiş… Varsın gelmesin!
   
    Cumhuriyet’in kabulünden sonra cumhurbaşkanı seçmek gerekiyordu, aynı gün yapılan oylamayla 159 kişinin katıldığı oylamada 158 oyla Atatürk cumhurbaşkanı seçilmiştir. Çekimser kalan o bir oy Mustafa Kemal’in kendi oyudur.

    Mustafa Kemal’in görüşleri, söylemleri ve yaptıklarının tek ve değişmez özelliği Türk Milleti’ne göre ve Türk milleti için değerlendirip, üretiyor olmasıdır. “Benim hayat yolum şu düstur olacaktır. Türklük ve Türkler en yüksekte!..”[3] Bu temelde inceleyeceğiz ve değerlendireceğiz Cumhuriyetçiliği de…

    “Türk gençleri, dışarıdan sokulacak ideolojilerden her zaman şüphelenmelidirler.”[4] diyor Atatürk. Kurulan Cumhuriyet, Türk Milleti’nin gelenek ve göreneklerine bağlı çağın gereklerine uygun ve çağdaş uygarlıklar seviyesinin üzerine çıkılması hedefinde ilerlenmesi için, hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, toplumsal düzeni sağlayan mükemmel bir işleyiştir. Ne yazık ki bu sistem; dönem dönem yanlış değerlendirilmekte ve eksik bilgilenmelerle bilinçsiz olarak ya da milletin evlatları arasında nifak tohumları sermek suretiyle bilinçli olarak farklı yönlere çekilmeye çalışılmıştır ve cumhuriyete haksız ithamlarda bulunulmuştur.

    Türkiye Cumhuriyeti, laiktir. Cumhuriyete yapılan haksız eleştirilerden biri de laikliğin yanlış yorumlanması sonucu sistemin dinsizlik olarak algılanmasıdır ya da birilerinin bu şekilde uygulamak istemesidir. “Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes Allah’a istediği gibi ibadet eder.”[5] Sistem o kadar mükemmeldir ki bir yandan cumhuriyet bünyesinde varındırdığı diyanet işleri başkanlığıyla İslamiyet’e hizmet etmektedir; din adamı yetiştirip İslamiyet’in bağnaz ve yobazların eline düşmesini önlemektedir. Bir yandan da laikliği ile, toplumsal huzurun ve barışın sağlanmasına yönelik olarak, insan haklarına uygun biçimde, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herkes kanunlar önünde eşittir. Bu durum, “Dinde zorlama yoktur.” Anlayışına sahip olan İslam ruhuna birebir uygundur. Atatürk’ü dinsiz gösterip, İslamiyet adına kullananlarla, Atatürk’ü bu şekilde gösterenlerin ekmeğine yağ süren bilgisiz ve bilinçsiz, sözde “Atatürkçü”,  arkadaşlarımıza ve büyüklerimize söyleyeceklerimiz vardır. Ancak bu başka bir yazımızın konusu…

    Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçidir. “ Biz doğrudan doğruya milliyet perveriz ve Türk Milliyetçisiyiz; Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.”[6] Bu o kadar üstün bir milliyetçilik anlayışıdır ki, Atatürk bu anlayışı şu cümle ile taçlandırmıştır: Ne mutlu Türk’üm diyene!

    Bir diğeri ise halkçılık ve devletçilik. Yine bu ilkeleri de diğer sayılarda ayrıntılı olarak işleyeceğiz, ancak Cumhuriyet’i ilgilendiren kısmını özetle işleyeceğiz. Bu ilkeler sosyalizme ve komünizme çekilmeye çalışılmaktadır. Bu konuda fazla yorum yapmadan kaynağımızı verelim: “Türkiye’de komünizm yoktur. Bütün cihan bizi milliyetçi olarak bilir. Milliyetimizin istiklâlini, haklarını ve menfaatlerini müdafaa eden kimseler olarak öyleyiz de. Şayet enternasyonalizm demekle bil-umum milletlerin istiklâl ve hukukuna saygıyı kastediyorsanız o zaman evet biz bir enternasyonalistiz de. Diğer taraftan dinimize de bağlıyız. Millî ve dini ruha aykırı olan komünizmin bizde nasıl bir tatbikat bulabileceğini de anlamam. Böyle bir ihtimal ancak Türk Milleti’ne karşı girişilen bir suikastın gerçekleşmesi hâlinde olabilir.”[7]

    Cumhuriyet’in temel özelliklerini işledikten sonra en can alıcı noktaya işaret etmek istiyoruz, cumhuriyetçi kimliği taşıyan nesillerin yetişmesi! “Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz tahsilin hududu ne olursa olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz. 1. Milliyetine, 2. Türk Devleti’ne ve 3. Türk Büyük Millet Meclisine düşman olanlarla mücadele lüzumu. Bu mücadele gerekleriyle ve vasıtalarıyla donatılmayan milletler için yaşam hakkı yoktur. Mücadele, mücadele lâzımdır.”[8]

    Şimdi bu konuda masamızın Türkçe öğretmeni olan Zeynep Hanım’ın anılarını aktarmak istiyoruz: Geçen sene uygulama okulunda ilk dersime girdiğimde çok heyecanlanmıştım. Çocuklara ezbere bilgiler vermek yerine her şeyi konuşarak, tartışarak birlikte bulacaktık. Onların Atatürk ve vatan sevgisini bilinçli olarak yaşamalarını sağlayacaktım. Atatürk’ün sevdiğiniz yönleri nelerdir ya da Atatürk’ü en çok neden dolayı seviyorsunuz diye sorduğumda sadece vatanımızı düşman işgalinden kurtardı cevabını vermeyeceklerdi artık. Atatürk devrimlerini öğreneceklerdi, devrimlerin de sadece sarık yerine şapka takmaktan veya karış yerine metrenin kullanılmasından daha öte bir şey olduğunu öğretecektim. O günkü konumuz Cumhuriyet’in ilanıydı.           Çocuklara sormaya başladım: “Atatürk Cumhuriyet’i ilan etmeseydi ne olurdu?” Sınıftan ses çıkmadı. “Peki, Atatürk neden başka bir yönetim şeklini değil de cumhuriyeti seçti?” Sınıftan yine ses yok. “Cumhuriyet hangi tarihte ilan edildi çocuklar?” sınıfın çoğu parmaklarını kaldırdı ama bu soruya 29 Ekim 1923 cevabını veremeyenler de vardı. “Cumhuriyet ne demek çocuklar?” “Hocam, cumhuriyet halkın kendi kendisini yönetmesi demek.” “Peki, çocuklar halk kendi kendini cumhuriyet rejiminde nasıl yönetir?” Sadece birkaç parmak kalktı ve birisi “Milletvekili seçerek.”dedi. Bunların yanında 8. sınıfta olup da Atatürk’ün Selanik’te öldüğünü, İstiklâl Marşı’nı Atatürk’ün yazdığını ve Atatürk’ün 51 yıl başkanlık yaptığını söylemezsem olmaz. Suçlu tabiî ki öğrenciler değil. Gerçek suçlular eğitmenler ve çocukların aileleri, gereksiz şeylerle dolup taşan televizyon ve diğer iletişim araçları.

    Eğitim sistemiyle tamamen ezberci hâle gelmiş, yorumlama güçleri ellerinden alınmış, cumhuriyetin tanımından ve ilan tarihinden başka bir şey bilmeyen bu çocuklardan cumhuriyeti korumaları sadece içgüdüsel bir şeydir. Yani sürekli cumhuriyeti korumalıyız çocuklar Atatürk’ün bize en büyük armağanıdır diyerek çocukların kafasında böyle bir şekil oluşturuyoruz ama ilerde çocukların karşısına cumhuriyet karşıtı birisi veya birileri çıktığında çocuk ya da genç cumhuriyeti kavrayamadığı için fikirlerini savunamıyor ve bölücülere ya da irticacılara güzel birer yem, kukla oluyorlar. Kendi rejimini tanımayan bu çocuklar gelecekte ülkesine farklı rejimlerin daha iyi olduğunu düşünerek yeni rejimleri getirmeye çalışabilirler.

    Çözüm önerimiz: Çocuklara Atatürk devrimlerini, cumhuriyet rejimini anlatan ayrı bir ders konulmalıdır. Lisede en azından üniversitede bu dersler alanına hâkim kişiler tarafından öğretilmelidir. Üniversite 1. sınıfta verilen İnkılâp Tarihi dersinin ne kadar yetersiz olduğunu bu dersi alanlar bilir. Ortaokulda, lisede öğrendiğiniz bilgiler üstünkörü olarak geçilir bu derste. Hâlbuki üniversite ortamına yeni giren genç farklı siyasi grupların arasında bulur kendini. Kafası bilinçli olarak karıştırılır. Atatürk hakkında doğru olmayan birçok bilgi doğruymuş gibi gence aktarılır. Her biri tarih profesörü, siyaset bilimci gibi konuşurlar. Sağcılar kendilerine, solcular kendilerine çekmeye çalışırlar Atatürk’ü. Genç önceden hangi görüşe yatkınsa kapılıp gider bu düşüncelere. Bir de bakmışsınız dağlara çıkıp vatan haini olmuş ya da bir mafya için çalışmaya başlamış. Üniversite öğrencilerinin çoğu sola yakınsa komünizm laflarıyla bölücü örgütün tuzağına düşürülüyor, dindar olanlar ya irticanın ya da yine bölücü örgütlerin eline düşüyor, sağa yakın olanlar mafyaların ya da mafyaya benzeyen grupların içinde buluveriyorlar kendilerini. Rejimimize yönelik tüm hareketlere karşıyız. Cumhuriyeti anlayalım ve çevremizdekilere anlatalım ki cumhuriyet hukukçularının başöğretmeni olan Mahmut Esat Bozkurt için “79 yıllık M. Esat Bozkurt dönemine son verdiklerini” açıkça ilan edenlerle bu sözleri duyup da tepki vermeyen halk yerine, bilinçli olarak cumhuriyetine sahip çıkan bir nesil yetişsin.

    İrtica, yüce dinimiz İslamiyet’in batı çıkarları doğrultusunda ajanlar tarafından kullanılmasıdır. İrtica birilerinin kendi hâlinde dinini yaşaması ve gereklerini yerine getirmesi değildir. İrtica, Şeyh Said’in İngiliz ajanları ile birlikte, tam da Musul görüşmeleri yapılacakken, iç isyan çıkarıp Türkiye’yi zor durumda bırakmasıdır. İşte gerçek anlamıyla, bu şekilde irtica ile karşılaştığımızda yapmamız gerekenler:

    “ Efendiler, her iyi, her güzel, her faydalı şey karşısında, onu imha edecek bir kuvvet belirir, bizim lisanımızda buna irtica derler… Bugünkü inkılâbı yapanlar ve onu tamamlamaya karar verenler, karşılarına çıkacak olumsuz kuvvetleri çıktığı noktada ezebilecek kudrete, kabiliyete ve tedbire sahiptirler.”[9]

    “Bundan sonra bu milleti fetva ile veyahut şu bu gibi telkinlerle irticaya sevk edecek insanların bu millet içinde yeri yoktur; vardır, fakat o da zindanlardır. Ve böyle adamlara yapılacak şey… bunları parça parça etmektir.”[10]

    “Farzımuhal eğer bunu temin edecek kanunlar olmasa, bunu temin edecek meclis olmasa, öyle olumsuz adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam, yine tepeler yine öldürürüm.”[11]

    Atatürk’ün sözlerine ve uygulamalarına dayanarak temelini anladığımız şekliyle Cumhuriyet’e sahip çıkan nesiller olarak, Bursa Nutku ve Gençliğe Hitabe rehberimizdir…

Vatanbir Atatürk Araştırma Masası
İsmet ANLI – Zeynep SAYGI

[1] Millet Mecmuası, yıl.2, cilt.4, sayı:91, s.8
[2] Aydemir, Şevket Süreyya; Tek Adam, Cilt 3, Remzi Kitabevi 1999, 17. Basım, Ankara
[3] Sabiha GÖKÇEN, Atatürk’ün izinde bir ömür böyle geçti, s. 365
[4] Millet Mecmuası, yıl.2, cilt.4, sayı:91, s.8
[5] Afet İNAN, Mustafa Kemal Atatürk’ten yazdıklarım, s.41
[6] Atatürk’ün söylev ve demeçleri, cilt 2, s. 114
[7] Prof. Dr. Mehmet SARAY, Atatürk’ün Sovyet Politikası, s.117
[8] Atatürkçülük Cilt 3, s.3
[9] Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.14, Kaynak Yayınları, İstanbul, Ağustos 2004, sf 339
[10] Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.15, Kaynak Yayınları, İstanbul, Şubat 2005, sf. 75
[11] Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.15, Kaynak Yayınları, İstanbul, Şubat2005, sf .242

Yorum Yaz